14 Aralık 2016 Çarşamba

AVRUPA'NIN DİNSEL SEYRİ VE İSLAM DÜNYASI

Din, insanla yaşıt bir sürece tabidir. Ve aynı zaman da inanmak, iman etmek, tapınmak, sığınmak gibi gereksinimler de yaratılışsal ve fıtri olması dolayısıyla da hep popüler olmuştur. Dolayısıyla din, kendi içinde  her zaman taraftar ve alıcı bulmak noktasın da potansiyel bir güç barındırmaktadır. Dinin bizzat kendisi, doğuşu itibarıyla insan doğası ve fıtratı ile çelişmemekle beraber, tam tersi olarak insan ve tüm gereksinimlerine muhteşem hitap ve çözümler sunan bir mekanizmadır. Bu anlam da dinin bizatihi kendisi son derece masumdur.
Ancak, uygulama, yorumlama ve anlatış ( pazarlama ) tarz ve metotlarında  ki anormal sapmaların faturası yine bizzat dinin kendisine kesilme gibi felaket bir yanlışa götürmüştür insan. Özellikle ortaçağ Hıristiyan dünyası ve din adamlarının insana, hayata, bilim ve sanata dair yanlış ve sakat yaklaşımı, skolastik yapısı gereği tavizsiz uygulaması sonrası tüm Avrupa içten içe dinle hesaplaşma, ayrışma ve kavga sürecine başlamıştır. Bu anlamda 16. yüzyıl sonları ve 17.yüzyıl ortalarına geldiğimiz de bu içten verilen kavgalar gün yüzüne çıkmakta, kilise dünyasına karşın aykırı, farklı, muhalif ve eleştirel sesler daha baskın bir kimliğe bürünmeye başlamıştır. Özellikle 17. yüzyılın sonları ve 18. yüzyılın baş ve ortalarına geldiğimiz zamanda ise, kiliseye karşı verilen savaşın şiddeti artmakta ve kilise anlamsız, hiç konumuna itilmeye başlanmıştır. Özel de kiliseye verilen bu kavga genelde bizzat dinin kendisine doğru evrilerek fatura yine dinin kendisine kesilmektedir. Avrupalı insanların verdiği bu kavganın alt yapısı iyi tahlil edildiğinde, hepten hatalı olduklarını, hepten yanlış olduklarını söylemek ise adaletsiz ve insansız bir yaklaşım olacaktır. Elbette insanlar her hal, tavır, tutum ve haykırışların da haklı da değillerdi. Ancak olayın tahlili sonucunda görülecektir ki, kilise ve dine karşı verilen bu kavganın en sağlam gerekçesini yine kilisenin bizatihi kendisi hazırlamıştır. Tapınma ile reddiye arasın da kısmi özerk kılınan (irade) insan, kendi aymaz ve açmazını da bu gerekçeye harman ederek freni patlamış kamyon misali, din adına önüne gelen her şeyi yerle yeksan etmeye başlamıştır. Verilen bu amansız kavganın başarılı olması, kilisenin savaşı kaybetmesi ve bunu zımnen kabul etmesi ise, Avrupa insanına sarhoş zafer naraları attırmıştır adeta. Özellikle de bu süreçte bilim, sanayi ve endüstri dünyasın da meydana gelen devasa buluş ve gelişmeler ise, kiliseyi tamamen zavallı konuma itmekte, diğer tarafta ise  özgürlük, akıl ve insan kutsamasına kadar götürmektedir tüm Avrupa’yı. Bu süreç bir de ‘’ aydınlanma ‘’ gibi muhteşem bir ambalaj içerisine konularak sunulması sonrasında ise, Avrupa ve halkının yeni dini ( dinsizlik ) filizlenmeye başlamaktadır. Din ve ona dair tüm ilkeler insan hayatından sökülüp atılmış, sekülerizm insan hayatına tamamen hükümran olmaya başlamıştır artık. Ahlak, merhamet, şefkat, bölüşüm ve paylaşım gibi değerler hiçe sayılmış, kazanmak için her yol mübah inancı bir amentü gibi sahiplenilmiştir artık. Ancak, 17. yüzyıldan günümüze kadar geçen süreçte her türlü savruluşu en koyu ve en yoğun halde yaşayan Avrupa, bir başka huzursuzluk, tatminsizlik ve açlık ile yüzyüze kalmaya başlamıştır. Bu durum tüm Avrupa toplum bilimcileri tarafından görülmüş, tespiti yapılmış ve kendileri için sonun başlangıcı olduğunu haykırmaya başlamışlardır. Avrupa zengindir, Avrupa alım ve tüketim gücüne, şaşalı yaşama sahiptir ama bundan bir tık ötesini verememiştir. Bu durum sistemsel ve felsefik olarak Avrupa’nın iflası demekti. İslam gibi tertemiz, bozulmamış,tahrif edilmemiş, tevhidi ilkeleri ve ahlak öğretileri ile insanlığın kurtuluş reçetesi olan İslam, bütün Avrupa ve halkı için göz kırpmaya başlamıştır artık. Bu durum bütün batının, öğretilerinin, felsefe ve medeniyetinin yerle yeksan olmasının başladığı nokta idi. Tam bu noktada, bu buhranlı zamanlarda, Avrupa ve ideolojisinin insana ve insanlığa verebileceği hiçbir şeyinin kalmadığı süreci maalesef İslam dünyası ve aydınları doğru ve rasyonel olarak dolduramamışlardır.
Ancak papucun hayli pahalı olduğunu bilen batı;  fundamentalizm, radikalizm, terörizm gibi kavramları piyasaya sürerek profesyonel bir algı yönetimi oluşturmaya başlamıştır. Tüm İslam coğrafyasın da kendi tiyatrolarına figüranlık yapacak tipleri bularak, çeşitli örgütler kurdurup akla zarar fiil ve eylemleri ‘’ Allahu ekber’’ nidaları eşliğinde yaptırarak, bu algıyı kendi tabanlarına karşın cilalı hale getirmişlerdir. Bu proje belli oranda başarılı olmuş ve kendi halklarını da bu algı etrafın da konsolide etmeyi de başardılar. Bu durum bir taşla iki kuş vurmak gibiydi adeta. Öyle ki, hem kendi  halklarını İslam dininin ilke ve ahlaki öğretisinden uzak tutmalarına imkan verdi hem de tüm İslam ülkeleri ve Müslümanlara yapacakları zulme halkları tarafından vize almalarına zemin hazırladı. Plan tutmuş,radikal sekülerizm kazanmış ve İslam terör dini, Müslümanlar ise teröristtir artık…!!

Bu büyük yalan, bu ahlaksız oyunun gerçekle alakası yoktu elbette. Ancak unutulmamalıdır ki, bu ahlaksız oyunun tutmuş olması Batı dan ziyade biz İslam dünyasının daha ağır bir vebali yüzünden başarıya ulaşmıştır. Birlik, dirlik içerisinde olmayan, birbirinin eksiklerini gidermek, birbirleri ile dayanışma içerisinde olmayan İslam alemi batının ekmeğine yağ sürmüştür. Bir de bu duruma İslam coğrafyasın da Avrupa ve Abd tarafından eğitilen ve finanse edilen sahte din yapılarının bilinçli katkısını da eklediğimiz zaman, durum daha bir artı olarak batının hanesine yazılmış olmaktadır. Yaratılan bu kaos ortamından bir yüzyıl daha çıkması pek muhtemel olmayan İslam dünyası, umutları bir başka yüzyıla bırakmıştır…!

22 Ekim 2016 Cumartesi

YARI TANRI MÜGE ANLI...!

YARI TANRI MÜGE ANLI
Nefreti yaymak son derece kolaydır. Zira nefret içeriği gereği alıcı bulmaya son derece elverişli bir malzemedir…!
Hele hele de bu malzeme, ekranlar önünde ve bir hukukçu (!) bir Psikiyatr (!) eşliğinde sunuluyor ise  Pazar tezgahınız alabildiğince kalabalık olacaktır zaten.
Yazımızın hemen başın da bir günah çıkarma ve bir savunma psikozu içerisine girerek şu önemli vurguyu da peşinen yapmak istiyorum. Elbette suç suçtur ve her suçlu hak ettiği cezayı almalıdır. Bu noktada zerre kadar tolerans tanınması zaten akla ziyan bir davranış olacaktır.
Ancak ; hukukun temel esası, delilden suçluya gitmek üzere kuruludur. Suçludan delile gitmek hem insan hakkı ihlali, hem hukuk ihlalidir ve dolayısıyla ayrı bir suçtur. Ayrıca, bu eylemi ekranlar önünde yaparak toplumsal bir galeyan ve nefret meydana getirmek ise hiç de azımsanır bir suç değildir…!
Az evvel de bahsettiğimiz gibi, suç ve suçluyu övmek ya da korumak gibi ahlak dışı bir davranış içerisinde olmamız zaten olacak şey değil. Fakat bir hukuk devletinde araştırma, kovuşturma, yargılama ve hüküm vermenin esas ve kuralları yok mudur…!?
Milletin gözleri önünde har bir ateşin üzerine konulmuş kocaman bir kazan ve içerisinde, fokur fokur kaynayan bir suya atmak, 3 yaşında ki çocuğa tecavüz sucundan  daha mı hafif bir suçtur…!?
Bütün bu olup bitenleri canlı yayında sunmak, hiçbir sansüre tabi tutmadan aktarmak, hassas kişi ve çocuklar üzerinde ne gibi bir etki ve travmatik sonuçlar doğuracağını ve ne gibi kalıcı hasarlar verebileceğini hesap edememiş olmak yabana atılır bir suç mudur…!!?
Psikolojinin adeta genleri ile oynanarak,  gaz ve galeyana gelmiş bir halkın ne gibi infiallere girişebileceği hiç mi hesap edilmemiştir…!? Ve tüm bunlar stüdyo da bir hukukçu ve bir psikiyatr eşliğinde yapılıyor olması, suçu daha katmerli bir hale dönüştürmüş olmaz mı…!!?
Ekranlar da canlı olarak verilmesi, halkın tüm psikolojik algısı yönetilerek azami nefret duygusu parlatılmış ve bu nefret psikolojisinin ceza evine de intikali ve bu intikal sonrası ceza evinde  ne gibi bir vahşetin olacağını hesap edecek bir hukukçu (!) bir psikiyatr (!) bulup görüş alamadınız mı?
Unutmayalım ki her suç ve suçlu kendi sosyal zeminin de beslenmektedir. Farklı bir sosyal koşul, imkan ve olanaklara sahip kişilerin, bu saptamadan bihaber olarak yapacağı her yaklaşım konuya teşhis koymada büyük sakatlıklar doğuracağı aşikardır. Bu berbat zemini oluşturan tüm etmenler masum, temiz ve sorumsuz tek suç ve suçlu o kişi midir…!?
Sahi hiç kendinizi çek ettiniz mi? Hani Allah’ın saklayıp henüz deşifre olmamış o yüz kızartıcı suçlarınızı göz önüne getirdiniz mi hiç..!? ve bu olayı ve kişiyi değerlendirirken bu duygu ile olaya yaklaştınız mı !?
Yooo hayır yapmadınız. Hem neden yapacaksınız ki, sizin işlediğiniz suç ve kabahat henüz deşifre olmamış ve siz sütten çıkmış ak kaşıksınız…!
Hadi suçlu hadi kabahatli  diyelim ve diyelim  ki yaptığı suçun cezası da 10 tokat olsun. Hal böyle iken 11 tokat atmak bir başka suç ve zulüm değil midir!? Hele hele de bu durum kaynar kazan durumuna gelmiş ise kim nasıl izah edecektir?.
Yarı tanrı Müge Anlı, kendince suçluyu buldum diyorsun. Ve kendince ‘’ reklam arasında ‘’ her türlü itiraf geldi diyorsun. Olayı en küçük ayrıntısına kadar anlatıp itiraf etti diyorsun. Heyhat !! ne hikmetse cesede hala ulaşılamadı. Bu nasıl anlatım ve bu nasıl itiraf söyler misin?
Bu kişinin ruh yapısı, psikolojik dokusu son derece bozuk ve hasta bir kişi. Böylesi bir kişinin vereceği itiraf ve anlatı hukuken sağlam bir bilgi ve belge değildir. Ve az evvel de söylediğim gibi, kişi ruhen son derece hasta bir durumda. Ve anlatılarından hareketle çocuğun naşına da bu kadar geç bir zaman da ulaşılmış olması ise ayrıca çok manidardır. Şimdi, bu olayın arkasından bambaşka bir olay ve bambaşka kişiler çıkarsa ve olayın başı ve sonucu hiç de bize aksettirdiğin gibi olmaz ise bunun hesabını hukuka ama en temel de bu millete nasıl vereceksin…!? Ki endişen olmasın ki bu olay o kadar basit değil ve arkası da asla boş bir olay değil.
Şimdi soruyorum; başından beri hukuk, insan hakları, toplumsal yarar gibi bir çok unsurun ayaklar altına alındığı bu program, sunucusu ve katılımcılarının hukuk ve toplum nezdinde hesap vermeleri gerekmez mi..!

Ve yine soruyorum; Ey hukukçular, ey psikiyatr ve psikologlar sizler neden varsınız ve ne zaman devreye girersiniz…!!? 

28 Eylül 2016 Çarşamba

İRAN VE Şİİ ETKİ ALANI

İRAN VE ETKİ ALANI
İran: İslam (!) devrimini gerçekleştirmesi sonrası ABD ve AB ile olan ilişkilerin de önemli derece de sarsıntılar geçirdiği, en azından kamuya böyle aksettirildiği hepimizce malum. Oysa bütün bunlar gerçekle asla örtüşmemekteydi. AB’nin direksiyonun da bulunan Almanya ve Rusya İran’ın en büyük ticaret ortaklarından birisiydi. Kâğıt üzerin de ve kamuoyuna yansıyan yönü ile ABD ile arasın da sürtüşme bulunan İran, petrolünün büyük bir miktarını da yine ABD’ye satmaktaydı. Yani ‘’ parmağım kör gözüne ‘’ tiyatrosu oynanıyordu. Özellikle de İran ve İsrail arasında ki durum sürtüşme gibi lanse edilmiş olsa bile derin ve sağlam ilişki de bilenlerince zaten malumdu. İran’ın Rusya ile olan sıkı bağ ve yüksek iş birliği ise zaten ayyuka çıkmış bir başka açmaz idi.
Sözde sürtüşme ama perde gerisinde ki büyük dostluk, İran için yeni açılımların da kapısını ardına kadar aralamaktaydı. Bu durumu sonuna kadar kullanan İran, Afganistan’dan tutun da Tunus, Cezayir, Irak ve Suriye üzerinden  Şii politikalar izlemiş ve bunda da büyük oran da başarılı olmuştu. Batı, bütün bu olanları bilmekle beraber önemli derece de katkı da sağlamıştır. Zira eğer ilerde bir İslam birliği kurulacak olursa, bunun önünde ki en büyük engelin İran olduğu batılı sosyolog ve din bilimcileri tarafından iyi analiz edilmişti. Zira İran’ın Din anlayışı ile diğer tüm İslam coğrafyasının din anlayışı temelden ve birçok bölümden dolayı önemli farklılıklar göstermekteydi. ABD ve AB, İran ağzı ile İsrail karşıtlığı tiyatrosunu oynayarak İsrail’in varlığına hem meşrutiyet ve hem de masumiyet kazandırmaktaydı. İran, İsrail için yüksek perdeden ‘’ yakarım, yıkarım, yerle bir ederim’’ gibi mavalları okurken, Batı için yeteri malzeme zaten ortaya çıkmış olmaktaydı. Artık İsrail yerini sağlamlaştırmış, Filistin toprakları ve halkı üzerin de estirdiği terörize eylemler masumiyet kazanmıştı. İsrail alabildiğince silahlanmalı, topraklarını (!)  korumalı ve bu amaçla yapacağı tüm öldürme işlemleri de haklılık arz etmekteydi. Öyle ya, aksi halde İran tarafından yakılıp yıkılacaktı…!
Bu durum artık saklanamayacak bir hal almaktaydı. Dolayısıyla bu durumu Ürdün kralı Abdullah Aralık 2004 yılın da şöyle dile getirecekti. ‘’Sünni Ülkeler İran hilali tarafından kuşatılmaktadır’’ tespitin de bulunacaktı. Ve bu etki alanının büyük bir bölümünü Ortadoğu Ülkelerinin oluşturduğunu da özellikle belirtmeliyiz. Türkiye iç ve dış politikasın da kendi çıkarlarına göre politika izlemesiyle birlikte bu oyun daha göze batar hale gelmekteydi. Bir bakıma Türkiye Şii İran ve etki alanı ile kuşatılmakta ve terbiye edilmeye başlanmıştı. ABD’nin stratejik ortağı olan Türkiye, yerini bir başka stratejik ortak olan İran’a bırakmıştı artık..!
Nitekim İran Suriye de başat bir rol üstlenmiş, Ordusunu Suriye de konumlandırarak yüzbinlerce Sünni’nin şehit edilmesin de önemli katkı sağlamıştır. Bir başka deyişle ABD ve AB istedikleri oyunu İran eliyle ve maliyetsiz olarak devreye sokmuştur. Bu durum tüm Ortadoğu’da mevcut dengeleri sarsmış ve Suriye olayı hepten içinden çıkılmaz bir hale dönüşmüştür. Ve daha sonra Rusya’nın da işin içine girmesi sonrası Suriye toprakları cehennemi yaşamaya başlamıştır. Ortadoğu üzerinde ki ameliyat hayli kanlı bir hale dönüşmüştür. Bütün bu hesaplar Özelde Türkiye ama genel de İslam üzerinden yürütülmekteydi. Hesap ve plan büyüktü ve dolayısıyla büyük oran da Sünni katliamı gerekmekteydi. Özellikle de Türkiye’nin Suriye üzerinden Ortadoğu bağı kesilmeli ve yükselen Türkiye hayranlığına sekte vurulmalıydı. Özellikle de Suriye devrimi gerçekleşmiş, Esed indirilmiş olsaydı eğer, ABD ve AB için sonun başlangıcı olduğu tüm batılı teorisyenlerin üzerinde önemle durdukları bir gerçekti. Bağımsız bir Suriye ve başın da Mursi’nin bulunduğu Mısır, Türkiye ile eklemlendiği zaman İsrail için nefes alma zorluğu başlayacaktı. Tüm batının çıkar muslukları kesilecek ve batının İslam coğrafyasında ki hegemonyası da sona ermiş olacaktı. Adeta bir emniyet subapı görevini üstlenmişti İran. Ve bu sadakati de batılı dostlarınca etki alanı genişletilerek taltif edilmişti. En nihayetin de İran eli ile yapılan kaos planı yürürlüğe girmiş ve önemli ölçüde başarılı da olmuştu. Ne zaman ki Türkiye, Suriye topraklarına askeri harekât düzenledi işte o an tüm kartlar yeniden karılmaya başlandı. Hayali bile Türkiye için lüks görülen bu harekât Türkiye devlet ve ordusu tarafından icra edilince oturduğu sanılan taşlar tekrar yerlerinden oynamaya başlamıştı. ABD ve AB, oyuncağı elinden alınmış şımarık çocuk gibi edepsizleşmeye ve bel altı vurmaya başladı. Her türlü kirli oyun devreye sokulmuştu artık. Alman ve İngiliz basının da ki dezenformasyon, Amerika’nın aba altından sopa göstermeleri ve en nihayetin de kredi kuruluşlarında oynanan oyun devam etmekteydi. Ancak yine hesap edilemeyen bir başka önemli etken girdi devreye. Türkiye devlet ve hükumetinde ki muhteşem kararlılık karşısın da şaşkınlık yaşayan batı, bekle gör politikası ile durum analizi yapmaktadır. Tüm tez ve duaları, Türk ordusunun başarısızlığı üzerin de yoğunlaşmaktadır. Ancak ordunun kısa zaman içerisin de önemli başarılar göstermesi ve büyük bir mesafe kaydetmesi sonucun da tüm ABD ve AB şaşkınlık içerisinde bocalama evresine girmiş durumdalar. Elbette ki yapılan bu harekât önemli bir risk barındırmaktaydı. Oluşabilecek en küçük aksaklık büyük bedeller ödenmesine sebep olabilecekti. Batı için ordusu dağılmış, 15 Temmuz gibi dehşet bir ortamdan çıkmış bir Türkiye’nin böylesi bir harekâtı başarması bir kenara gerçekleştirmesi bile mümkün değildi. Ancak Türkiye gerçeği bir kez daha tüm batının yüzünde patlamaktaydı. Türkiye bütün riskleri omuzlamış olarak ‘’ benden bağımsız Ortadoğu haritası çizilemez ‘’ diyordu…!

Gelişen sonra ki süreci ise gelecek yazımıza bırakıyoruz.

23 Eylül 2016 Cuma

NEDEN SEKS

Neden seks sorusuna verilecek yığınlarca cevap var elbette. Ama evvela seks'e dair yanlış bilinenlere kısa bir temasımız olacak. Herkes tarafından bilinen ve yine herkes tarafından dillere pelesenk olmuş bir söylem var; seks yeme gibi içme gibi lavaboya gitmek gibi bir ihtiyaçtır denilir. Oysa yemek yeme, içme, lavaboya gitme işlemlerinden doyumsuz bir tat ve haz alıyorum diyen kimseler olmaz. Ben yer ve içerken tatmin oluyor, haz duyuyorum diyene kaç kişi rast gelmiştir acaba? Seks bir ihtiyaç değildir. Seks ihtiyacın çok daha ötesi, anlamlısı, önemlisi ve gereklisidir. Seks sadece yapmak için yapılır basitliğine indirgenir bir eylem değildir. Seks bireyin sadece kendisini tatmin etmek için giriştiği ve girişmesi gereken bir eylem hiç değildir. Ve seks sadece fiziksel bir tepkime asla değildir. O halde seks nedir ve neden seks? Seks fiziksel bir olgu olmaktan çok, ruhi bir eylemdir. Fiziksel bir eylemden çok psikolojik bir eylemdir. Fiziksel bir tatminden daha çok psikolojik bir tatmin, rahatlama ve sükûnet bulma eylemidir. Kendinizi şöyle bir çek edin, seks yapmadan yatağa girip uyuduğunuz uyku kalitesi ile seks yaptıktan sonra uyumanızda ki uyku kalitenizi çek edin ve aradaki devasa farkın ne olduğunu daha bir anlamış ve içselleştirmiş olacaksınız. Dolayısıyla seks evvela ve mutlaka ruhi ve psikolojik bir eylem ve ruhi bir tatmindir. Gerekli, akıllı, doğru ve empati üzerine kurulu bir seks, her iki tarafında fiziksel ve ruhsal tatmini demektir. Sizin eşinizde ve eşinizin sizde fiziksel ve ruhsal tatmini,eşlerin birbiri ile olan uzaklık mesafesini kısaltacak, ilişkiye bambaşka bir anlam katacak ve tarafları birbirine daha bir mana üzere bağımlı kılacak ulvi bir eylemdir. Seks sadece seks olsaydı eğer, hayvansal bir ortak nokta olması dolayısıyla sadece yemek için yemek, içmek için içmek ve tuvalete zorunlu gitmek gibi basit ve sıradan bir eylem mesabesine düşerdi. Ama seks sanıldığı gibi bir zaruretten kaynaklı, çift olmak değildir. Seks çiftlerin birbirlerine yüklediği değer, anlam, önem ve kıymetin ifadesi ve bu ifadenin en doruk şekil de ispatıdır ve ifade edilişidir.
TÜM BUNLARI EN ANLAMLI, EN DUYGULU VE EN DOĞRU VE EN YOĞUN ŞEKİLDE YAŞAMANIN TEK YOLU, HELAL VE HELAL OLAN ŞEKLİDİR....!

24 Ağustos 2016 Çarşamba

TÜRKİYE VE EMPERYALİZM

TÜRKİYE VE İÇERİSİNDE BULUNDUĞU STRATEJİK DURUM
Türkiye, dört bin yıllık devlet gelenek ve tecrübesine sahiptir. Bir başka deyişle bir deniz ve dehliz gibidir. Kendi iç dünyasında ki çekişmeler, son yıllarda ki batı oyunları sonucunda ki bürokratik yapısında ki kargaşa ve ihanet girişimleri bile bu gerçeğin ortadan kalkmasına yetmemiştir. Bu devlet ve milletin hafızası her an canlı, dinamik ve tarafgirdir.
Bu denli geniş bir tarih ve tecrübeye sahip olan devletin, elbette stratejik kararlar alışında hatrı sayılır bir geçmişi, deneyimi ve devlet aklı hakimdir. Bu sebeple, günümüzün en sıcak konusu olan darbe girişimi, dozu hayli artmış olan terörizm girişimleri, ABD ve AB ülkelerinin takındığı tavır ve tutum da bu aklın süzgecinden geçmiştir ve geçmektedir.Batı şunu bilmelidir ki, tüm bu sancılı dönemler geçer ama yaşanılanlar yine bu devletin aklına nakşedilir elbet...!
Bütün bu hengameler, sorun sarmalı karşısında bile, Suriye topraklarına havadan ve karadan taarruz plan ve eylemi yapan bu devlet, işte o engin geçmişinden beslenmişlik sonucunda girişmiştir.
Elbette her savaş önemli bir maliyet demektir. Elbette önemli risk içeren kararlar manzumesidir. Elbette kazanımlarla beraber kayıplarında olması ihtimal dahilindedir. Ancak, bir konunun altını önemle ve özenle çizmemiz gerekmektedir.
Az evvel de bahsettiğimiz gibi, bin yıllar boyu gibi devasa bir zenginlik sahibi olan bu ülke, tarihinin hiç bir evresinde emperyal bir politika izlememiştir. Zaman zaman basiretsiz, dirayetsiz yöneticiler iş başına gelmiş olsalar bile bu devlet gelenek, anlayış ve inancından yine de esneme olmamıştır.
Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yılından günümüze kadar geçen süreçte bu iz düşümden sapma göstermemiştir. Ancak, özellikle ve özellikle, one minute girişimi, BM genel kurulda ki dünya beşten büyüktür sözünün en yüksek makamca ve en yüksek sada ile seslendirilmesi sonucu, bu gerçek yüreklere bile nakşolunmuştur. Bu Devletin duruş, tavır ve seslenişleri sadece kendi devlet ve halkının isyanlarını değil, tüm dünya mazlumlarının duygusal tercümanı olmuştur. Bu gerçek sadece İslam coğrafyasında değil, Asya, Afrika ve hatta Güney Amerika ülkelerince bile hakkı teslim edilen bir gerçek konumundadır. Bütün bu altın değerinde ki puanlar bu Ülkenin hanesine yazılmıştır.
Bütün bu altın kazanımlar sonucunda, geniş bir sempati hinterlandı kazanmış olan Türkiye Cumhuriyeti, elbette bu bakiyeden zaman zaman istifade de edecektir. Bu veriler ışığında, sapık ve ucube bir oluşum olan Daeş terör örgütünün, bu ülke sınırları içerisinde uyuyan hücreleri olacakta, hanesi bu denli altınımsı puanlarla dolu bir ülkenin, farklı coğrafyalarda, uyuyan değil, uyanık ve dinamik hücreleri olmasın öyle mi...! ??
Bu sebepledir ki; tüm Orta Doğu Coğrafyasında kara harekatı yapıp en az zaiyat verecek asker yine Türkiye Cumhuriyeti askerleri olacaktır. Bu gerçek o kadar çıplak halde ortadadır ki, bu sebeple ne ABD ne RUSYA burada kara harekatına girişememektedirler.
Daha da ötesi, ne ABD ne RUSYA burada uzun soluklu bir savaşı yürütebilecek konum ve kudrete de sahip değillerdir. Özellikle de ABD, geçmiş kredisini kullanarak bir takım sözlü girişimlerde bulunmaktadır. Bunun adı düpedüz Blöf'tür ve bu blöf görülmüştür...!
Az evvel de bahsettiğimiz gibi, elbette savaşa girmenin, hele hele de kendi sınırlarınız dışın da bir harekat başlatmanın önemli riskleri barındırdığı gerçeğini pas geçmiyoruz.
Ancak, burada bir risk analizi yapacaksak eğer, bu durumun iki ana saç ayağı olduğunu asla göz ardı etmemeliyiz...
1: Savaşa girmeyecek, mevcut koşullara müdahale etmeden zamanın bize ne getirdiğine '' ne çıkarsa bahtımıza '' kumarı ile bakıp hareket edecek
2: Binlerce yıllık tecrübeden hareketle, ya şimdi müdahale edecek, belli bir bedel ödeyerek sonra ki süreçte daha ağır bedellerin önüne geçeceğiz.
Elbette ilk şıkkın düşünülmesi bile ihtimal dahilinde değildir. Zira akıl ve tecrübe haznemiz, birinci şıkkı daha ilk anda eliminize etmemize kaynaklık etmektedir. Zira beklemek demek, kendimizi batının merhametine bırakmak demektir ki, bu durum ise düpedüz intihar eylemi anlamına gelmektedir.
Kendimize hem Devlet ve hem de millet bazında inanacak, güvenecek ve Sırtımızı RABBİMİZE dayayarak risk içeren kararları almaktan da imtina etmeyeceğiz.
Bu harekat, Cerablus üzerinden iç derinlik harekatıdır. Oysa yukarıda uzun uzadıya açıkladığım gibi, risk alacak ve harekatı Fırat'ın Doğusuna da yayarak PYD unsurlarını da sınırlarımızdan bertaraf etme boyutlarına kadar taşımalıyız. Bu durum pek tabi ki daha büyük riskleri içermektedir. Ancak biz problemi geçici bir müdahale ile savuşturmak istiyorsak eğer, bu durum da hiç girişmememiz bence daha mantıklı gelmektedir. Zira sadece Cerablus ve derinlik dışına çıkmayan bir harekat kör ve topal bir harekat demektir ki, bunun aksama ve sancıları kısa zaman sonra mutlaka nüksedecektir.
Bizim harekatı Fırat'ın Doğusuna kaydırmamız sonrası pek tabidir ki ABD ve AB için de homurdanmalar ve hatta aykırı sesler çıkacaktır. Belki bir takım yaptırımlar ile de karşı karşıya kalacağız. Ancak bizim bundan başka seçeneğimiz şu aşamada yoktur. Bu durum tam anlamıyla '' YA DEVLET BAŞA YA KUZGUN LEŞE '' düsturunun hayat bulması evresidir.
Eğer sorunlara kalıcı ve kökten çözüm istiyorsak ve eğer güney sınırlarımızı emniyete almak istiyorsak ve sinek değil bataklık hedef alıyorsak, bu harekat mutlaka doğuya doğru evrilmelidir.




11 Ağustos 2016 Perşembe

BÖLÜNMENİN ÖNÜNDE Kİ EN BÜYÜK ENGEL KÜRTLER

BÖLÜNMENİN ÖNÜNDE Kİ EN BÜYÜK ENGEL, MÜSLÜMAN KÜRTLER
Bağımsızlık talepleri, rejime duyulan olumsuz kanaatler ve bunların sonucu olarak baş gösteren ayaklanma ve başkaldırış girişimleri sosyolojik ve tarihi gerçeklerdir. Homojen bir toplumun başkaldırış ve ayaklanma gerekçesi o toplumun kabul değerleri ile örtüştüğü an ayaklanma kaçınılmaz bir hale dönüşür. Bu ayaklanma ve başkaldırışı sebep ve sonuç bağlamın da ele alarak bir analiz yapmak elbette mümkündür. Ancak bu analiz bir yargılamaya dönüşmemektedir. Zira o homojen toplumun değerler silsilesi sizin ki ile örtüşmeye bilir, sizce bu ayaklanmanın sebep ve gerekçelerinin yanlış olması o toplum için geçer akçe değildir. Ayaklanma ve baş kaldırışlar, olayın geliştiği toplumun değer yargılarıyla hareket eder ve enerjisini de bu değerler üzerinden alır. Baş kaldıran ve ayaklanma haline gelmiş bir toplum, kendince bu girişimin altını pekala doldurmaktadır. Zaten aksi halde hareketin toplumsallaşması, blok haline dönüşmesi ve başarılı olması da mümkün değildir. Bu genel geçer kaideleri ortaya koyduktan sonra konuya girişimiz daha bir bütünlük arz edecektir.
Kürtler ve Ayaklanma
Az evvel de bahsettiğimiz gibi '' homojen '' bir toplum değildir Kürtler. Kendi içlerin de çok farklı dini, siyasi ve sosyolojik değerler taşımaktadırlar. Özellikle ülkemiz üzerin de yaşayan Kürtler ‘in kahir ekseriyetinin de Müslüman olduğunu düşünürsek, diğer aykırı fraksiyonlar karşısın da çelikten bir duvar gibi durmaktadırlar.
Elbette Müslüman Kürtler ‘in de sistem ile sorunları, sıkıntıları ve kırgınlıkları bulunmaktadır. Bu bir vakıa olup inkarının da mümkün olmadığı sosyolojik bir vakıadır. Ancak bu durum köklü ve bütünlük arz eden bir kalkışma ve ayrışmaya gerekçe olmamıştır hiç bir zaman. Olmadığı gibi, bölünme ve ayrışmanın da önünde ki en büyük engel olarak durmaktadır. Hala bu ülkenin birlik ve bütünlüğünden yana tavır almakta, hala kendisini bu ülkenin vatandaşı saymakta ve bu durumdan dolayı da mutluluk duymaktadırlar. Bu algı ve duruş Türkiye için paha biçilmez bir değer olmakla beraber, farklı düşünce ve yapılanmaların da önünde ki en büyük set konumundadır.
Ülkenin yapısın da çimento vaziyet ve konumun da bulunan Müslüman Kürtler, Daha bilinçli, daha kalıcı ve daha kuşatıcı politikalar ile takviye edilmeli ve bu denli hassas bir denge rolü üstlenen bu değer manzumesi halk en kısa sürede onure edilmelidirler. Bugün, doğu ve güney doğuda ki farklı yapılanmaların başarısız olmasın da son derece önemli bir etkendir Müslüman Kürt kardeşlerimiz.
Bu durum sadece siyasi iktidarın omuzlaması gereken bir yük değildir. Her Türk Müslümanın da kendi payınca elini taşın altına atması, olaya daha bir uhuvvet ile yaklaşması, daha bir kuşatıcı ve sahiplenici dil ve eylem birliğine girişmesi gerekmektedir.
Saydığımız ve sayamadığımız daha birçok değeri bünyesinde barındıran Müslüman Kürt kardeşlerimiz, bu sebepledir ki aykırı düşünce ve yapılanmaların her zaman hedefin de olmuşlardır.
Farklı ve aykırı yapılanmaların '' ayaklanma'' talep ve istekleri Müslüman Kürtler tarafından hiç bir zaman onaylanmadığı gibi önemli bir set ve engel de teşkil etmişlerdir. Sisteme entegre olmalarının Devlet ve Millet nezdinde hemen hemen hiç bir maliyeti olmayan bu nezih milletin kırık kalbi derhal okşanmalı ve hak ettikleri değer acilen kendilerine takdim edilmelidirler. İster devler ve isterse millet bazında bakacak olursak, bu zümre ile yapılacak her kontak hayati değer ifade etmektedir. Bu devlet ve milletin, Müslüman Kürt kardeşlerimizden mahrumiyeti demek, bir tarafın kırık ve eksikliği demektir. Şuan hala ve hala can yakıcı, baş belası derecesinde bir baş kaldırış ve ayaklanma göremeyişimizi, tekrar ve tekrar Müslüman Kürt kardeşlerimizin varlığına muhtaç olduğumuzu daha bir bilinçli şekil de fark edecek ve atılması gereken adımları da zaman kaybetmeksizin atmalıyız.
Ülkemizin huzur, birlik ve dirliğin de temel taş olan Müslüman Kürt kardeşlerime selam ve dua ile


3 Ağustos 2016 Çarşamba

KONSANTRASYON SORUNU GERÇEKÇİ Mİ ?

KONSANTRASYON SORUNU
Bir bakıma çağımızın ve toplumun her kesiminin önünde ki engel ve sorun gibi algılanmakta ve bu mantık düzlemin de pazarlanmaktadır. Bu pazarlanma sonucun da ise hatırı sayılır bir seviye de alıcı da bulmaktadır kendisine. Alıcı konumun da bulunan toplumun kahir ekseriyetini de kınamıyor ve ayıpsamıyorum. Ayıpsamıyorum zira ; kelli felli psikolog, psikiyatr patentli bir zümre bu mantığı pazarlayınca, kaçınılmaz olarak pazar payı bulacaktır elbette. Oysa konsantrasyon yani odaklanma ne kendisi başlı başına bir sorundur ne de fert planın da böyle bir sorun vardır. Evvela ve mutlaka bu saptamayı yapmamız gerekmektedir. Olayın ve kavramın kendisini bir sorun olarak tanımladığımız an zaten işi daha en başından içinden çıkılmaz bir sorunsal hale getirmiş olmaktayız. Şu durum da konsantrasyon ve ya odaklanamama gibi bir durumu yok sayıp görmemezlikten mi geleceğiz? Elbette hayır ve böyle bir durum su götürmez bir gerçektir. O halde bu durumun sebep ve sonuçları üzerinde biraz fikir ve beyin jimnastiği yapalım.
Unutmamalıyız ki insan sosyal bir varlıktır. Ve her insan kendi yaşadığı aile, yakın çevre ve bölgesinin eğilimleri sonucun da önemli derece de bir şekillenme evresine girmektedir.Ailesinin, yakın akrabalarının, komşu ve arkadaş çevresinin birey üzerin de azımsanmayacak derece de etkinsel bir durum oluşturduğunu özellikle vurgulamamız gerekmektedir. Bu etkileşim; kişinin zevkleri, eğilimleri, etkinlikleri ve en nihayetin de tercihleri üzerin de son derece etkin olmaktadırlar. Bu etki sebebi ile bireyin bir bakıma karakteristik yapısının iskeleti meydana gelmektedir. Hele hele birey ergenlik dönemine geldiği zaman ise bu oluşan iskelet bir bakıma karakteristik yapının ayrılmaz bir parçası haline dönüşmektedir.
Bireyin inançları, nefretleri, eğilimleri ve tercihleri 3 yaşların da başlayıp ergenlik sürecine kadar geçen evrede en belirgin ve en baskın şekilde kendisini göstermektedir. Bu bahsettiğimiz kritik zaman sürecin de çocuklarımız ile olan iletişim de, onun üstlenmesi gereken rolü tayin ederken, kendimiz ile beklentilerimiz arasında ki korelasyona bakma gereği bile duymamaktayız. Çocuğumuza bir rol biçip ve gelecekte de bu tayin ettiğimiz rolün gerçekleşmesini isterken, kendimiz ve ailemizin alt yapısı bu duruma ne kadar elverişlidir diye sorgulama gereği bile duymamaktayız.
İşte tam bu nokta da konsantrasyon sorunu belirginleşmeye başlıyor ve genç ile ebeveyn arasında ki makas farkı giderek genişlemeye başlamaktadır. Zira biçtiğimiz rol ile aile ve çevremiz arasında ki tutarsızlık, daha sonraki evrelerde genç ile ona biçilen rol arasında ki uyuşmazlığın temel kaynağı haline dönüşmektedir. Çocuğundan okumasını, iyi bir bölüm kazanmasını ve sonra ki hayatın da etkin bir konuma gelmesini isteyen anne ve baba, çocuğun büyüme ve gelişim safhasın da '' biz neyiz, neredeyiz, ne kadar okuyor ve bu durumu çocuğa ne kadar aksettiriyoruz'' gibi bir yükün altına girmeksizin direk ve haksız bir beklenti içerisine girmektedirler. Oysa unutulan en önemli etkenin kişinin tercihleri ve kendi tercihlerine olan ciddi konsantrasyon gerçeğidir. Yani insan konsantrasyon eksikliği çekmemektedir. Kişinin kendi zevk ve tercihlerine daha fazla değer yüklemesi ve sonucun da konsantrasyon ve odanlanmasını da bu tercihler üzerine bina ettiği gerçeğidir. Ve yine çocuğun yetenekleri de tercih yapılanmasın da anahtar rol üstlenmektedir. Bütün bu örneklerimizin hülasası olarak; kişinin kendi tercihleri ve bu tercihler üzerinde ki odaklanmışlığını, bizim talep ve beklentilerimiz ile örtüşmemesini bir eksiklik olarak tanımlama yanlışlığında olduğumuzu kabullenmemiz gerekmektedir.
Unutmamalıyız ki: kişinin tercihlerini yetiştirilme tarzı belirlerken odaklanma da bu tercihler üzerinde tezahür etmektedir.