14 Haziran 2017 Çarşamba

SAHİ CHP!

SAHİ CHP !
17 eylül 1961 tarihi sana bir şey hatırlatıyor mu ey CHP !?
Bu tarihe dair bir anlık ve bir atımlık bile olsa, kusmuk geliyor mu içinden ey CHP !?
Sahi CHP!
Dünyanın en centilmen, en zarif, en nazik ve hepsinden kat be kat ötesi, en masum insanını ve üstelik bir Başbakanı asmak nasıl bir duygu ey CHP!?
Bu insan ki, bir ülkenin yaklaşık %60 ‘nın  ( 57.6 ) oyunu almış, tek derdi vatan ve milleti olan, yaptığı tüm icraatları da bu denklem üzerinde cereyan eden, zarif ve müşfik bir insanı, dar ağacına götürmek nasıl bir vahşet ey CHP !?
SAHİ CHP !
Bir kez olsun o masum, tertemiz insanın kabrine gitmek, bir anlık utanma duygusu ile helallik istemek aklına geldi mi ey CHP !?
Bir ülkenin milyonlarının sevdiği, saydığı, son derece temiz ve alabildiğince masum bir insanı, bir hiç pahasına asmak, dar ağacına götürmek bir anlık bile olsa canını acıttı mı ey CHP !?
SAHİ, CHP !
Senin için adalet nedir !?
Senin için hukuk nedir ey CHP !?
Yarım asır oldu ve milyonların acısı hala taptaze iken, o tarihte yaşanan mezalime dair duygu ve düşüncelerin nedir ey CHP!?
Bütün bu soruları soran kişi olarak biliyorum ki, hiçbir sorumun senin için zerre kadar kıymetı harbiyesi yok ve zerre kadar değer ifade etmiyor senin için ey CHP
Ey CHP, senin için devrim, inkılap, ve ihtilal için her şey mübah değil mi ?!
Ve dahi bu devrim (!) hayatta kalsın diye daha nice menderesleri, Özalları ve Erdoğanları bir kalem de dar ağacına götürür ve üzerine su bile dökmezsin değil mi ey CHP !
Devrim yumurtası pişsin diye nice alevler, ateşler yakmayı ve nice yangınlar çıkarmayı, sonu nereye varırsa varsın düşünmeden yapabilirsin değil mi ey CHP!?
Sahi CHP, canın acıyor mu !?
Sahi CHP, canın yanıyor mu!?
Üstelik gırtlağına kadar suça bulaşmış, gırtlağına kadar fetö terör örgütü ile pis ilişkiler ağı içerisine girmiş, devletin en mahrem bilgi ve belgelerini dünyanın gözleri önüne sergilemiş bir kişinin aldığı 25 yıl, canını acıtıyor mu ey CHP!?

SAHİ CHP!
Kazara bile olsa bir anlık, bir olaylık bu devlet ve millet ile birlikte hak, hukuk ve adalet arama erdem ve ahlakı ne zaman sende neşvünema bulacak ey CHP!?
Ne zaman kendi dünyandan, kendi katı ideolojik algından sıyrılıp, kafanı kumdan çıkaracaksın ey CHP!?
Biliyor musun ey CHP!
Aslın da sana kızmıyorum! Kızmak bir kenara seni anlıyorum da…!
Yukarda sayıp döktüklerim, senin ontolojik bir amentünü teşkil etmekte. Ve biliyorum ki bu ilkelerden birisinden dahi sapma gösterdiğin an, değerlerine (!) dair imanın ciddi sarsıntılar geçirecek ve ortada devrime ve devrim kanunlarına dair inanç ve iman kalmayacak.
Ve sonucu olarak, bu devrim amentüsü sayesinde konsolide ettiğin kitleyi de kaybedeceksin. Bir başka deyişle hayat ve yaşam hakkın bile kalmayacak elinde.
Biz bu ülkenin milleti olarak seni nasıl tanımış, anlamış ve analiz etmişiz değil mi ey CHP!?
Her ne kadar çıkıp kendin itiraf etmemiş olsan bile, biz bilmez miyiz birbirimizi ey CHP!?
Senden Devlet ve Millet adına hayır beklemek, olumlu bir duruş, tavır ve eylem beklemek bizler için hayal ötesi.
Lakin ey CHP! Gel bir kez ama bir kez olsun bu milletin kendi evlatları içerisinde çıkabilecek bir yangına karşı olumlu bir tavır, söylem ve davranış içerisinde ol, aksi halde kazanan yine sen olmayacaksın…!






5 Haziran 2017 Pazartesi

FETÖ DARBE Mİ YAPACAK !?

Fetö terör yapılanması aleni, açık açık ve adeta sağıra bile duyuracak şekilde, darbe yapacağım Niye desin!?
Bu denli hoyrat olmasının gerekçesi ne ola ki !??
Oysa darbe, Ne denli sinsi, sessiz ve gizli olursa başarı oranı da o denli yüksek olacaktır. O halde burada stratejik bir akıl devrede. Ve biz bu akla fazlasıyla aşinayız. Bütün bu saptamalar sonrası durumu nasıl anlamalı ve nasıl okumalıyız !?
Elbette Devlet ve millet olarak teyakkuz halinde olmalı, rehavet ve boş verdimci, malayani hal içerisinde olma hakkına sahip değiliz. Lâkin, darbe sonrası devreye sokulan ohal ile atılan adımlar yabana atılır değil. Belki eksik, belki kusurlu ve belki yavaş ama her halükarda darbecilere ciddi darbelerin vurulduğu da bur başka gerçek. 
Pekı terör örgütünün bu pervasızca yaptığı açıklamayı nereye koymalı ve nasıl bir strateji geliştirmeliyiz !?
Ben, Bu durumun gerçekliğinden, hayata geçebilme ihtimalinden daha ziyade bir kaos oluşturma niyeti taşıdığı kanaatindeyim. Şöyle ki ; terörle mücadele içerisinde olurken, bir karmaşa, kaos daha fazla hukuksuzluk, Daha fazla hata ve daha fazla mağduriyet meydana getirecektir. Pekı oluşabilecek bir kaos ve akabinde meydana gelecek gayri ihtiyari yapılacak hatalar sonrasında nasıl bir seyir izleyecek !? İşte bence konunun en can alıcı noktası da tam burası.
Nasıl mı !?
Yargılamalar bitip, ohal devre dışı kaldıktan ve iç hukuk yolları tüketildikten sonra, örgütün tüm üyeleri mağdur edebiyatını daha bir gür sada ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşıyacaklar. Ve bu güdümlü hukuk yapılanmanın, mevcut yüz binleri bulan davanın sadece %10'una bile baktığını ( mutlaka bakacağını ) hesaba katacak olursak vahametin boyutları da ortaya çıkmış olacaktır. İşte bu sebepledir ki, gerek Devlet aklı olarak ve gerekse millet olarak hukuk kaide ve kuralları içerisinde kalmamızın hayati önem arz ettiğini bir an bile dikkatten uzak tutmamalıyız. Henüz olay çok sıcak. Ve bu sıcaklık ve ihanetin boyutu elbette gerek Devlet ve gerekse millet olarak canımızı yakmakta ve henüz bu yara kabuk bile başlamamış durumdadır. Lakin acının, sızının boyutu her ne kadar büyük olsa bile, gerek Devlet ve gerekse millet olarak sağ duyudan uzaklaşmadan ve gelecekte olabilecek ve olması kesine yakın tehlikeye karşı şimdiden rasyonel yaklaşım ve direnç noktası oluşturmak zorundayız. Aksi halde yarın çok geç olacak...!!

20 Mayıs 2017 Cumartesi

İZMİR'İN DAĞLARI

İZMİR'İN DAĞLARI
Günlük hayatımızda da karşılaşırız ciddiyetsiz, samimiyetsiz, yalaka, iki yüzlü insanlar ile. Varlıkları sadece çıkarları olduğu sürece geçerli olan insan tiplemeleridir bunlar. Ve bu tip insanlar, pardon yaratıklar, girdikleri suyu bile bulandıran, her türlü mikrop yuvası tiplerdir. Olmamaları varlıklarından çok daha güzel ve anlamlıdırlar. Ancak,  bu tipleri hayatımızdan, yanımızdan uzaklaştıralım desek bu kez de,  '' hangisini ''  diye ayrı bir sorun yumağı ile karşı karşıya karşıya kalacağız demektir. Bu tip varlıkların amacı, bir doğruyu ortaya koymak, bir yanlışa parmak basmak ve bu mantık üzerinden bir eleştiri yapmak değildir. Bu gibi yaratıklar, karşı tarafın değerlerine küfrederek iki yüzlü karakterleri ile kendilerine kabul edilir bir alan açma derdindedirler. Aksi halde Tur'un, Sina'nın, Nur'un da bir dağ olduğunu ve her birinin kendine ve çevresine göre bir değer,anlam ve önem ifade ettiğini de bilir zaten.
Ve yine samimi, dürüst ve ilkeli bir kişi bir hakkı, bir doğruyu ifade etmek, bir tespit yapmak, bir davet ve tebliğ amacı olan  kişilerin de uyması gereken bir takım ahlaki kuralların olduğunu da bilmesi gerekmektedir. En temek düstur '' onların değer ve kutsallarına hakaret etmeyin. zira döner onlarda sizin değer ve kutsallarınıza hakaret ederler ''  bu şaşmaz prensip, pek tabidir ki işi bilen ve aynı zaman da samimi insanlar için geçerli bir düstur ve kuraldır. Bu kural ve kaide ile kendisini kontrol etmeyen kişi ve zümre, basit ve ucuz hesapların adamıdırlar.
Müslümanlar , bir doğruya parmak basmak, bir eleştiri yapmak istedikleri anda, kafalarının estiği üslup ile ve olur olmaz ifade şekillerine baş vurabilir bir hak ve hürriyete sahip değillerdir. Onların uyması ve tabi olması gereken temel Ahlaki değerler manzumesi vardır.
  '' sen sözünü kırıcı ve incitici şekilde söylemiş olsa idin, yanın da kimseyi bulamazdın '' ilkesi en belirleyici emir ve Ahlaki bir düstur halinde karşımızda durmaktadır. Benim veya bir başkası için İzmir'in dağının bir değer ifade etmiyor oluşu, dağın hepten anlamsız ve değersiz olmadığı gerçeğini ortadan kaldırmaz.
İnsanın inanç, iman seceresi ne olursa olsun, mutlaka ilkeli olmak zorundadır. Hata karşısın da ilkeli bir duruş ve tavır takınmayanların, kendilerine karşı yapılmış bir hakaret sonrası seslerini yükseltme hakkı ortadan kalkmış demektir. İikeli insan, samimi, dürüst insan, kendisinden evvel karşısında ki kişinin hakkına sahip çıkan ve ona karşı yapılmış zulme seyirci kalmayan insandır. Ve bu durum bir lüks değil, insan olmanın en birincil ön koşuludur. Önemli ve büyük bir hata yapan kişi, evvela kendi camiası tarafından uyarılmalı, ikaz edilmeli ve gerekiyorsa bir takım yaptırımlara tabi tutulmalıdır. Bu durumda da yine adil olma ve bir başka zulme kapı aralanmamalıdır. Zira hata bariz ama utanç, nedamet ise gizlidir. Bu sebeple gerek takdir ve gerekse kınama işlemi de yine adalet çemberinin dışına taşmamalıdır.

17 Nisan 2017 Pazartesi

REFERANDUM SONUCUNA BAKIŞ VE YORUMLAMA YANLIŞ, YANLIŞ VE YANLIŞ...!


Ceketin ilk düğmesi yanlış iliklenmiş ise eğer, geri kalan da düzen beklemek zaten olanaksız. Bu gerçekten hareketle, referandum ve sonuçlarına dair kendinizi konumlandırdığınız yer de aynen böyle bir durum arz etmektedir.
Şimdi analiz edelim gerçek dışı, hatalı ve zaman zaman bilinçli olarak yapılan yalan yanlış yorumları. Evvela altını kalın kalın çizmemiz gereken birincil analizimiz, sistem değişikliği tasarısının sahibi her ne kadar Ak parti ve MHP olmuş olsa da, özünde yapılan oylama partilere değil, değişen sistemin oylanması olayıdır. Bu gerçeklikten hareket edersek eğer, o zaman halkın kısmi şerh koyduğu şey, Ak parti ve MHP değil değişen yönetim sistemidir. Eğer iddia edildiği gibi, bu oran bir sarı kart ise, bu oran bir ikaz, uyarı ve hatta bir tehdit ise ve bundan nemalanacaklarını iddia eden çevreye diyorum ki, hadi uyum yasalarını bir an evvel çıkarın ve erken seçim kararı alın ve kendine güvenen adayınızı da Erdoğan’ın karşısına çıkarın. Bakalım sizi daha ilk turda tepe taklak ediyor mu etmiyor mu !? Bu yanlış yorumlamayı bir başka tez ile çürütelim. Referandum sonucuna bakarak hem Ak partiyi ve hem de Milliyetçi Hareket Partisini eleştirenlere diyorum ki, ilk genel seçimde MHP yine kendisinin kemik tabanı olan %12 ila 15 bandında ki oyunu tekrar alacaktır. Hülasa, yeni sistem de yapılacak ilk seçimde emin olunuz ki bu referandum sonucundan nemalanmaya çalışan zümre yine yerle yeksan olacaktır. Gelelim %51.4 gibi beklentilerin altın da gerçekleşen sonucu irdelemeye. Evvela şunu vurgulamak gerek. Yapılan sistem değişikliği, gereksiz, önemsiz, yersiz ve gerçek bir değer ifade etmeyen 18 yaş, vekil sayısının 600’e çıkarılması gibi bazı maddeler adeta paketi sulandırmış ve paketin özünde ciddiyetsizlik hissine kaynaklık etmiştir. Tüm bunların yanı sıra, MHP’nin mecliste ki davetine, mal bulmuş mağribi gibi sarılmak, toplumda konuşulması ve tartışılmasına gereksinim bile duyulmadan kısa zaman da komisyon ve genel kuruldan çıkarılarak halka götürülmüş olmanın etkisi de azımsanır gibi değildir. Ve yine bir başka önemli nokta da, paket makul, mantıklı ve halkın endişelerini ortadan kaldıracak şekilde pazarlanmadı, pazarlanamadı ve pazarlanmasına bir takım çevreler ayak koydu…! Bu durum chp tarafından hissedilerek çok çeşitli entrikalara bezenerek akla hayale dahi gelmeyecek abartı, yalan ve malayani şekilde sabote edilmiş olması da bu sonuçta önemli etken olmuştur. Bir başka önemli sebepler arasında ise, halkın bir asıra yakın tanıdığı, aşina olduğu, bildiği bir sistemi, hiç bilmediği, tanıklık etmediği bir sistemle değiştirirken duyduğu endişenin de bir yansımasıdır. Ve bu durum kendi içerisinde anlaşılabilir ve hayli doğal bir endişedir. Bu haklı endişeden kendisine pay çıkarma girişimi ise acizliğin doruk noktasıdır. Halk, yeni sistem ile kendi arasında ki bilinmezliğe dayalı olan bu kısmi soğukluğu, iktidarın uygulayacağı doğru, adil ve kalkınmaya dayalı ve bir o kadar özgürlükçü uygulamaları sonucunda ortadan kaldıracaktır.
Bir kez daha ve gür sada ile diyorum ki; aslanın önünde ki kırıntılardan nemalanmaya çalışan çakallar, sıkmayın canınızı en fazla iki yıl sonra daha bir şiddetli karşılık göreceksiniz…!


9 Ocak 2017 Pazartesi

ŞEHİT OLMAK !

ŞEHİT OLMAK!
İnsan ne kadar aklı ile hareket eden bir varlık olsa da, zaman zaman mana, duyguları ile de hareket etmektedir. Ve bu durum zaman, mekân, olay ve olgunun doğru okunmasına göre, haklı olarak başkalaşım gösterecektir ve göstermelidir de.
Şehit olma arzu ve güdüsü, çıkışı itibarıyla bir akıl hareketi olmakla birlikte, kat be katı duygu ( mana ) işidir. Ülkeniz, devletiniz ve vatanınıza dair büyük bir oyun oynanırken, komutanınız sizi yanına çağırıyor ve sizin evvela aklınıza hitap eden bir konuşma yapıyor. Yapmanız gerekenleri anlattıktan sonra, ödenecek bedelin büyüklüğüne de dikkat çekiyor. Bu ilk kontak ve hitap evvela aklınıza ve daha sonra duygunuza, yani mana âleminize dokunuyor. Akıl süzgecinizden geçen ve onay alan bu hitap, sonra ki süreçte yerini duygu, yani mana âlemine bırakıyor kontrolü. Artık sizi duygularınız yönetmektedir. Şayet iş hala aklın kontrolünde olursa; anam, babam, karım, çocuklarım, işim aşım gibi birçok dünyalık ( seküler ) olgular ile savaşınız başlar ve bu savaş sizi kuşatır ve yapmanız gereken kutsi eylem akamete uğrar. Bu sebepledir ki siz mana âleminin ve kutsi çağrının emrine girmişsinizdir artık. Bu mana âleminin ve bu kutsi çağrının doruklarına çıkar ve onlarca terörist çakalın ortasına dalar ve terörist başının başını hedefe koyar ve görevi kutsi çağrıya yakışır şekilde, kutsal olarak noktayı koyarsınız. İşi bitirmişsinizdir. Sonra ki safhada yine akıl devrede olsa siper alır, siper almaya çalışır ve kendinizi daha korunaklı bir yere doğru atar ve koşarsınız. Ama dedik ya kutsi bir çağrı sizi beklemektedir. Bu kutsi çağrı ( şehadet ) sizi beklediği için hala duygularınız ( mana ) ile hareket etmekte, hiçbir sütre arkasına koşmak aklınıza bile gelmemektedir. Düz bir koşu yapar ve çıplak bir hedef haline gelirsiniz artık. Zira ulvi ve kutsi davetin sahibi ‘’ gel yüce kulum, işi başarıyla yaptın, görevi tamamladın. Gel artık yanıma ve sana vaad ettiğim özel makam ve mekana ‘’ düsturu hayat bulacak ve orada Şehit olacaksın…!
İZMİR
Ve yine Vatana, Millete, Devlete, birlik, dirlik ve kardeşliğe kahpece bir pusu kurulmuştur. Olayın ilk evresini, ciddiyet ve vahametini aklınızla kavrayıp, mantık süzgecinden geçirir geçirmez mana âlemine transit bir geçiş yaparsınız. Akıl devre dışı kalmıştır artık. Hem nasıl devrede olsun ki akıl !? uzun namlulu silahlara, iki kişiye, roket atarlı, lav silahlı ve bomba yüklü araca koşar adım gitmenin, akıl ile izahı mümkün mü !?  Tüm dünyalık hesaplar arkaya atılmış, gözü kara şekilde Allahsız ve ahlaksızca kurulmuş pusu ve planı bertaraf etmektir tüm amaç ve hedefiniz. Koşa koşa gidersiniz iki kişinin ve uzun namlulu silahların üzerine. Gitmekle kalmayıp bir leşi yere serer tüm planı bozar ve ülkeye bir sekin bir sükûn bırakırsınız. Burada da görev tamamlanmıştır. Kaçmak, bir sütre arkasına gizlenmek, gelebilecek mermilerden korunmak için akli bir hareket yapmak yerine, sadece duygusal bir eylem yaparak kahpe kurşuna hedef olarak ulvi çağrıya icabet edersiniz.  Ve yüce yaradanın  ’ gel yüce kulum, işi başarıyla yaptın, görevi tamamladın. Gel artık yanıma ve sana vaad ettiğim özel makam ve mekana ‘’
Şehit olmak hesaplardan sıyrılmaktır. Şehit olmak dünyasal tüm çıkar ve metalardan azade olmaktır. Şehit olmak özgürlüktür. Şehit olmak adanmışlıktır.
İşte bu sebepledir ki tüm ülke şehidin arkasın da dua ile, saygı ile takdir ile ve hayranlık ile bahseder.

SONUNA KADAR HAKLARI DEĞİL Mİ…!?

14 Aralık 2016 Çarşamba

AVRUPA'NIN DİNSEL SEYRİ VE İSLAM DÜNYASI

Din, insanla yaşıt bir sürece tabidir. Ve aynı zaman da inanmak, iman etmek, tapınmak, sığınmak gibi gereksinimler de yaratılışsal ve fıtri olması dolayısıyla da hep popüler olmuştur. Dolayısıyla din, kendi içinde  her zaman taraftar ve alıcı bulmak noktasın da potansiyel bir güç barındırmaktadır. Dinin bizzat kendisi, doğuşu itibarıyla insan doğası ve fıtratı ile çelişmemekle beraber, tam tersi olarak insan ve tüm gereksinimlerine muhteşem hitap ve çözümler sunan bir mekanizmadır. Bu anlam da dinin bizatihi kendisi son derece masumdur.
Ancak, uygulama, yorumlama ve anlatış ( pazarlama ) tarz ve metotlarında  ki anormal sapmaların faturası yine bizzat dinin kendisine kesilme gibi felaket bir yanlışa götürmüştür insan. Özellikle ortaçağ Hıristiyan dünyası ve din adamlarının insana, hayata, bilim ve sanata dair yanlış ve sakat yaklaşımı, skolastik yapısı gereği tavizsiz uygulaması sonrası tüm Avrupa içten içe dinle hesaplaşma, ayrışma ve kavga sürecine başlamıştır. Bu anlamda 16. yüzyıl sonları ve 17.yüzyıl ortalarına geldiğimiz de bu içten verilen kavgalar gün yüzüne çıkmakta, kilise dünyasına karşın aykırı, farklı, muhalif ve eleştirel sesler daha baskın bir kimliğe bürünmeye başlamıştır. Özellikle 17. yüzyılın sonları ve 18. yüzyılın baş ve ortalarına geldiğimiz zamanda ise, kiliseye karşı verilen savaşın şiddeti artmakta ve kilise anlamsız, hiç konumuna itilmeye başlanmıştır. Özel de kiliseye verilen bu kavga genelde bizzat dinin kendisine doğru evrilerek fatura yine dinin kendisine kesilmektedir. Avrupalı insanların verdiği bu kavganın alt yapısı iyi tahlil edildiğinde, hepten hatalı olduklarını, hepten yanlış olduklarını söylemek ise adaletsiz ve insansız bir yaklaşım olacaktır. Elbette insanlar her hal, tavır, tutum ve haykırışların da haklı da değillerdi. Ancak olayın tahlili sonucunda görülecektir ki, kilise ve dine karşı verilen bu kavganın en sağlam gerekçesini yine kilisenin bizatihi kendisi hazırlamıştır. Tapınma ile reddiye arasın da kısmi özerk kılınan (irade) insan, kendi aymaz ve açmazını da bu gerekçeye harman ederek freni patlamış kamyon misali, din adına önüne gelen her şeyi yerle yeksan etmeye başlamıştır. Verilen bu amansız kavganın başarılı olması, kilisenin savaşı kaybetmesi ve bunu zımnen kabul etmesi ise, Avrupa insanına sarhoş zafer naraları attırmıştır adeta. Özellikle de bu süreçte bilim, sanayi ve endüstri dünyasın da meydana gelen devasa buluş ve gelişmeler ise, kiliseyi tamamen zavallı konuma itmekte, diğer tarafta ise  özgürlük, akıl ve insan kutsamasına kadar götürmektedir tüm Avrupa’yı. Bu süreç bir de ‘’ aydınlanma ‘’ gibi muhteşem bir ambalaj içerisine konularak sunulması sonrasında ise, Avrupa ve halkının yeni dini ( dinsizlik ) filizlenmeye başlamaktadır. Din ve ona dair tüm ilkeler insan hayatından sökülüp atılmış, sekülerizm insan hayatına tamamen hükümran olmaya başlamıştır artık. Ahlak, merhamet, şefkat, bölüşüm ve paylaşım gibi değerler hiçe sayılmış, kazanmak için her yol mübah inancı bir amentü gibi sahiplenilmiştir artık. Ancak, 17. yüzyıldan günümüze kadar geçen süreçte her türlü savruluşu en koyu ve en yoğun halde yaşayan Avrupa, bir başka huzursuzluk, tatminsizlik ve açlık ile yüzyüze kalmaya başlamıştır. Bu durum tüm Avrupa toplum bilimcileri tarafından görülmüş, tespiti yapılmış ve kendileri için sonun başlangıcı olduğunu haykırmaya başlamışlardır. Avrupa zengindir, Avrupa alım ve tüketim gücüne, şaşalı yaşama sahiptir ama bundan bir tık ötesini verememiştir. Bu durum sistemsel ve felsefik olarak Avrupa’nın iflası demekti. İslam gibi tertemiz, bozulmamış,tahrif edilmemiş, tevhidi ilkeleri ve ahlak öğretileri ile insanlığın kurtuluş reçetesi olan İslam, bütün Avrupa ve halkı için göz kırpmaya başlamıştır artık. Bu durum bütün batının, öğretilerinin, felsefe ve medeniyetinin yerle yeksan olmasının başladığı nokta idi. Tam bu noktada, bu buhranlı zamanlarda, Avrupa ve ideolojisinin insana ve insanlığa verebileceği hiçbir şeyinin kalmadığı süreci maalesef İslam dünyası ve aydınları doğru ve rasyonel olarak dolduramamışlardır.
Ancak papucun hayli pahalı olduğunu bilen batı;  fundamentalizm, radikalizm, terörizm gibi kavramları piyasaya sürerek profesyonel bir algı yönetimi oluşturmaya başlamıştır. Tüm İslam coğrafyasın da kendi tiyatrolarına figüranlık yapacak tipleri bularak, çeşitli örgütler kurdurup akla zarar fiil ve eylemleri ‘’ Allahu ekber’’ nidaları eşliğinde yaptırarak, bu algıyı kendi tabanlarına karşın cilalı hale getirmişlerdir. Bu proje belli oranda başarılı olmuş ve kendi halklarını da bu algı etrafın da konsolide etmeyi de başardılar. Bu durum bir taşla iki kuş vurmak gibiydi adeta. Öyle ki, hem kendi  halklarını İslam dininin ilke ve ahlaki öğretisinden uzak tutmalarına imkan verdi hem de tüm İslam ülkeleri ve Müslümanlara yapacakları zulme halkları tarafından vize almalarına zemin hazırladı. Plan tutmuş,radikal sekülerizm kazanmış ve İslam terör dini, Müslümanlar ise teröristtir artık…!!

Bu büyük yalan, bu ahlaksız oyunun gerçekle alakası yoktu elbette. Ancak unutulmamalıdır ki, bu ahlaksız oyunun tutmuş olması Batı dan ziyade biz İslam dünyasının daha ağır bir vebali yüzünden başarıya ulaşmıştır. Birlik, dirlik içerisinde olmayan, birbirinin eksiklerini gidermek, birbirleri ile dayanışma içerisinde olmayan İslam alemi batının ekmeğine yağ sürmüştür. Bir de bu duruma İslam coğrafyasın da Avrupa ve Abd tarafından eğitilen ve finanse edilen sahte din yapılarının bilinçli katkısını da eklediğimiz zaman, durum daha bir artı olarak batının hanesine yazılmış olmaktadır. Yaratılan bu kaos ortamından bir yüzyıl daha çıkması pek muhtemel olmayan İslam dünyası, umutları bir başka yüzyıla bırakmıştır…!

22 Ekim 2016 Cumartesi

YARI TANRI MÜGE ANLI...!

YARI TANRI MÜGE ANLI
Nefreti yaymak son derece kolaydır. Zira nefret içeriği gereği alıcı bulmaya son derece elverişli bir malzemedir…!
Hele hele de bu malzeme, ekranlar önünde ve bir hukukçu (!) bir Psikiyatr (!) eşliğinde sunuluyor ise  Pazar tezgahınız alabildiğince kalabalık olacaktır zaten.
Yazımızın hemen başın da bir günah çıkarma ve bir savunma psikozu içerisine girerek şu önemli vurguyu da peşinen yapmak istiyorum. Elbette suç suçtur ve her suçlu hak ettiği cezayı almalıdır. Bu noktada zerre kadar tolerans tanınması zaten akla ziyan bir davranış olacaktır.
Ancak ; hukukun temel esası, delilden suçluya gitmek üzere kuruludur. Suçludan delile gitmek hem insan hakkı ihlali, hem hukuk ihlalidir ve dolayısıyla ayrı bir suçtur. Ayrıca, bu eylemi ekranlar önünde yaparak toplumsal bir galeyan ve nefret meydana getirmek ise hiç de azımsanır bir suç değildir…!
Az evvel de bahsettiğimiz gibi, suç ve suçluyu övmek ya da korumak gibi ahlak dışı bir davranış içerisinde olmamız zaten olacak şey değil. Fakat bir hukuk devletinde araştırma, kovuşturma, yargılama ve hüküm vermenin esas ve kuralları yok mudur…!?
Milletin gözleri önünde har bir ateşin üzerine konulmuş kocaman bir kazan ve içerisinde, fokur fokur kaynayan bir suya atmak, 3 yaşında ki çocuğa tecavüz sucundan  daha mı hafif bir suçtur…!?
Bütün bu olup bitenleri canlı yayında sunmak, hiçbir sansüre tabi tutmadan aktarmak, hassas kişi ve çocuklar üzerinde ne gibi bir etki ve travmatik sonuçlar doğuracağını ve ne gibi kalıcı hasarlar verebileceğini hesap edememiş olmak yabana atılır bir suç mudur…!!?
Psikolojinin adeta genleri ile oynanarak,  gaz ve galeyana gelmiş bir halkın ne gibi infiallere girişebileceği hiç mi hesap edilmemiştir…!? Ve tüm bunlar stüdyo da bir hukukçu ve bir psikiyatr eşliğinde yapılıyor olması, suçu daha katmerli bir hale dönüştürmüş olmaz mı…!!?
Ekranlar da canlı olarak verilmesi, halkın tüm psikolojik algısı yönetilerek azami nefret duygusu parlatılmış ve bu nefret psikolojisinin ceza evine de intikali ve bu intikal sonrası ceza evinde  ne gibi bir vahşetin olacağını hesap edecek bir hukukçu (!) bir psikiyatr (!) bulup görüş alamadınız mı?
Unutmayalım ki her suç ve suçlu kendi sosyal zeminin de beslenmektedir. Farklı bir sosyal koşul, imkan ve olanaklara sahip kişilerin, bu saptamadan bihaber olarak yapacağı her yaklaşım konuya teşhis koymada büyük sakatlıklar doğuracağı aşikardır. Bu berbat zemini oluşturan tüm etmenler masum, temiz ve sorumsuz tek suç ve suçlu o kişi midir…!?
Sahi hiç kendinizi çek ettiniz mi? Hani Allah’ın saklayıp henüz deşifre olmamış o yüz kızartıcı suçlarınızı göz önüne getirdiniz mi hiç..!? ve bu olayı ve kişiyi değerlendirirken bu duygu ile olaya yaklaştınız mı !?
Yooo hayır yapmadınız. Hem neden yapacaksınız ki, sizin işlediğiniz suç ve kabahat henüz deşifre olmamış ve siz sütten çıkmış ak kaşıksınız…!
Hadi suçlu hadi kabahatli  diyelim ve diyelim  ki yaptığı suçun cezası da 10 tokat olsun. Hal böyle iken 11 tokat atmak bir başka suç ve zulüm değil midir!? Hele hele de bu durum kaynar kazan durumuna gelmiş ise kim nasıl izah edecektir?.
Yarı tanrı Müge Anlı, kendince suçluyu buldum diyorsun. Ve kendince ‘’ reklam arasında ‘’ her türlü itiraf geldi diyorsun. Olayı en küçük ayrıntısına kadar anlatıp itiraf etti diyorsun. Heyhat !! ne hikmetse cesede hala ulaşılamadı. Bu nasıl anlatım ve bu nasıl itiraf söyler misin?
Bu kişinin ruh yapısı, psikolojik dokusu son derece bozuk ve hasta bir kişi. Böylesi bir kişinin vereceği itiraf ve anlatı hukuken sağlam bir bilgi ve belge değildir. Ve az evvel de söylediğim gibi, kişi ruhen son derece hasta bir durumda. Ve anlatılarından hareketle çocuğun naşına da bu kadar geç bir zaman da ulaşılmış olması ise ayrıca çok manidardır. Şimdi, bu olayın arkasından bambaşka bir olay ve bambaşka kişiler çıkarsa ve olayın başı ve sonucu hiç de bize aksettirdiğin gibi olmaz ise bunun hesabını hukuka ama en temel de bu millete nasıl vereceksin…!? Ki endişen olmasın ki bu olay o kadar basit değil ve arkası da asla boş bir olay değil.
Şimdi soruyorum; başından beri hukuk, insan hakları, toplumsal yarar gibi bir çok unsurun ayaklar altına alındığı bu program, sunucusu ve katılımcılarının hukuk ve toplum nezdinde hesap vermeleri gerekmez mi..!

Ve yine soruyorum; Ey hukukçular, ey psikiyatr ve psikologlar sizler neden varsınız ve ne zaman devreye girersiniz…!!?